Devrimlerin sınırları ve İran

Geçen asır başlarken devrimler, ihtilâller ve inkılâpların asrı olacak diye düşünülmüştü, ancak beklenen olmadı.
Sovyet, Çin, Orta Amerika, Orta Doğu’daki Baas ve İran devrimleri derken hiçbirisi kabuklarını kıramadı ve nihayetinde aslına döndü.

Sovyetler ve Kızıl Çin önceki dönemin Yecüc Mecüc’ü olan Cengiz ve Hülagu’nün geldiği sınırlarda kaldı. Kader kalemi yeni sebepler halk etmiş dünyanın en büyük ordularına sahip modern Yecüc Mecüc’ü bir şekilde durdurmuştu.

Aslında kaderin halk ettiği sebeplerden en önemlisi insan fıtratına dayanan hakikatlerle başlıyor. İnsan fıtratı en nihayetinde savaş, kan, katliâm ve tahribatı kabul etmiyor ve sonunda üstesinden geliyor.

Sovyet devriminden sonra Stalin ve Troçki arasındaki görüş ayrılığı devrim ihracı konusunda başladığı ifade edilir. Stalin “Diğer ülkelere devrim ihracına başlarsak bütün dünyayı karşımıza alırız ve çökeriz. Zaman kazanalım ve bir başarı hikâyemiz olsun. Dünya işçileri için daha cazip olur” demişti.

Troçki ise idam sehpalarından, katliâmlardan ve tek parti diktatoryasından bir başarı hikâyesi çıkmayacağını iyi bildiği için “geç kalırsak devrim biter” diyordu.

İkinci Dünya Savaşı ile Doğu Avrupa komünizme terk edilince artık yeni bir efsane vardı. Komünizm havalara girip Güney Kore’yi işgale kalkınca bütün dünya birleşip efsaneye nokta koydu. Onlara tahsis edilen bölge Doğu Avrupa ve bir kısım Ortadoğu ülkeleriydi. Batının önemsemediği ve pek de kontrol edemediği bölgeler…

İran devrimi de Sovyetlerin ilk dönemdeki tartışmalarını derinden yaşadı. Devrim mi, islâhat mı? Ya da ihraç nasıl olacak, silâhlı mı silâhsız mı?

Irak’ın, İran’a saldırtılmasıyla İran’a çizilen rota ya da rol kesinleşmişti. Şiî ideolojisinin dışında bütün yollar kapalıydı. Şiî ideolojisinin ne Batı’ya ne İsrail’e hiçbir zararı yoktu. Mezhepçilik şer odakları için en kullanışlı alet idi… Kısa zamanda Ortadoğu yangın yerine döndü. Yeni efsaneler doğuyordu. Halbuki efsaneler bir yerlerde hazırlanıyor ve pazarlanıyordu.

Güya selefi bir grup çıkıyor kısa zamanda Suriye’nin yarısını Irak’ın üçte birini kontrolü altına alıyordu.

Karşısına Şia’dan bir efsane çıkıyor. Suriye’den Irak’a oradan Yemen’e kadar tarih yazıyordu.

Zafere aç toplumlar efsanelere inanıyor. Hâlbuki zafere ve başarıya değil yapılanlara bakmak gerekiyor. Kandan, katliâmdan, şehirleri yakıp yıkmaktan, şiddet ve terörden efsane çıkmaz.

Bediüzzaman Said Nursî’nin Lem’alar isimli eserindeki bir ikazıyla yazımıza son verelim: “Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve cemaat! Ve ey Al-i Beyt’in muhabbetini meslek ittihaz eden Aleviler! Çabuk bu manasız ve hakikatsiz, haksız, zararlı olan nizaı aranızdan kaldırınız. Yoksa şimdiki kuvvetli bir surette hükmeyleyen zındıka cereyanı, birinizi diğerinin aleyhinde alet edip, ezmesinde istimal edecek. Bunu mağlûp ettikten sonra o aleti de kıracak.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir