Savaşta ve barışta kimler kazanacak?

Son yarım asırdır Ortadoğu’da kargaşa hız kesmiyor.
Savaşta yorulanlar yenilerin sahaya girmesini heyecanla bekliyorlar. ABD ve İsrail savaş yorgunu görünümünde ancak taktik çalışıyor.

Suudi Arabistan Yemen cephesinde… İran ile Rusya Suriye’de savaşın içinde. Şimdi herkes Türkiye’yi bekliyor. İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’yi masada ikna etmeye çalışmışlardı. Malûm netice alınamadı. Şimdi başka yollar deneniyor, sahada zorlu bir ikna çalışması mevcut.

Unutulmaması gereken bir husus da komünizm sonrası Rusya, ABD için tam olarak alternatif bir blok değildir. Asgarî müştereklerinin olduğu unutulmamalı. Bazı konularda bir araya geldikleri ve getirenlerin olduğu göz ardı edilmemeli.

Eskiden “Suriyesiz savaş, Mısırsız da barış olmaz” denirdi. BAAS rejimi kısmen azınlıktaki bir gruba dayandığından tabana yayılmak için Arap milliyetçiliğine özellikle Şam milliyetçiliğine ağırlık vermişti. Bilindiği gibi vaktiyle Suriye, Ürdün ve Lübnan Şam-ı Şerif olarak bilinirdi. Bu sebeple bu bölgelerdeki her hadisede Suriye ordusu teyakkuzda idi… Rejim adeta savaşlarla ayakta duruyordu.

Tunus’ta başlayan kıvılcım haksız olarak geldi Türkiye’ye dayandı. Ateşin uzaklığı hep yanıltıcı olmuştur. Hâlbuki rüzgârın yönü daha önemlidir. Nihaî hedef belki de iki Müslüman ülkeyi savaştırarak Ortadoğu’yu ve İslâm dünyasını yeniden şekillendirmek.

Türkiye, Suriye krizine zor bir zamanda yakalandı. Ya da zor zamanlar krizi getirdi. Demokrasi ve AB kriterleri yüzünden Batı kamuoyu ile köprüler atıldı. Düşürülen Rus uçağı ile Rus kamuoyu neredeyse kaybedildi.

Şüphesiz Türkiye tarih boyunca da olduğu gibi asla zalimin yanında olamaz. Her zaman olduğu gibi mazlumların sığınağıdır. Ancak her şey imkân meselesi! Bu tür krizleri büyük devletler de tek başına çözemiyor. Askerî çözümden ziyade siyasî çözümler ve ittifaklar çok daha önemli.

Risale-i Nur’da Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nda ölen masumlar ve fetret ehli sayılanlar hakkında Kur’ân’ın hükmü izah edilir. Bu bahislerde Bediüzzaman Said Nursî “bu zulümlere kaderin ve rahmet-i İlâhiyenin neden müsaade ettiği” şeklindeki soru ve itirazlara cevap verir.

Ancak burada dikkat çeken bir husus daha vardır ki o da şefkat ve merhamet duygumuz akıl ve hikmet sınırlarını aşmamalıdır. Daha büyük acılara sebep olacak askerî çözümler çözüm değildir. Bunu anlamak için de İkinci Dünya Savaşı’ndaki medyaya bakmak lâzım. Zulümlerin nazara verilme maksadı tarih boyunca hep mazlumun yanında olan Türkiye’yi savaşa sokmayı hedefliyordu.

Sonradan da görüldüğü gibi İkinci Dünya Savaşı’yla zulümleri başlatanlar biz olmadan da zulümleri bitirdiler.

Barış şartları iyi olmasa da nihayetinde Suriye halkının lehine olacağı unutulmamalıdır. Eksiğiyle kusuruyla yeni bir Suriye anayasası ilk adım olmalıdır. İslâm tarihindeki Hudeybiye Sulhu nihayetinde nasıl hayırlı neticeler verdi ise bugün de en nihayetinde hak ve hakikat ve masum Suriye halkı kazanacaktır. Dikta rejimlerini de ayakta tutan savaşlardır. Savaş bitince ya gidecekler ya da hak ve hürriyetleri iade edecekler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir