1. Dünya savaşında ölen ve Müslüman olmayan kişilere şehit denilir mi?

savaşRisale-i Nur’ da  1. Dünya savaşında ölen ve Müslüman olmayan kişiler şehit sayılır tarzı bir ifade varmış. Bunu açıklayabilir misiniz?

 

 Cevap 

Bu konuyla ilgili Kastamonu lahikasında 2 adet mektub vardır. Birisi, Birinci Dünya Savaşı diğeri de İkinci Dünya Savaşı ile ilgilidir. Müslüman olmayanlara şehid denilmiyor, “mazlumlar zalimlere göre kazançlıdır” deniliyor.

Birinci Dünya Savaşı ile ilgili olan aşağıdadır:

“Bir zaman, eski Harb-i Umumîde, düşmanların ehl-i İslâma ve bilhassa çoluk ve çocuklara ettikleri katl ve zulümlerinden pek çok müteellim oluyordum. Fıtratımda şefkat ve rikkat ziyade olduğundan, tahammülüm haricinde azap çekerdim.

Birden kalbime geldi ki, o maktul masumlar şehîd olup veli olurlar; fâni hayatları, bâki bir hayata tebdil ediliyor. Ve zâyi olan malları sadaka hükmünde olup bâki bir malla mübadele olur. Hattâ o mazlumlar kâfir de olsa, âhirette kendilerine göre o dünyevî âfattan çektikleri belâlara mukabil rahmet-i İlâhiyenin hazinesinden öyle mükâfatları var ki, eğer perde-i gayb açılsa, o mazlumlar haklarında büyük bir tezahür-ü rahmet görüp, “Ya Rabbi, şükür elhamdü lillâh” diyeceklerini bildim ve kat’î bir surette kanaat getirdim. Ve ifrat-ı şefkatten gelen şiddetli teessür ve elemden kurtuldum.”

Birinci Dünya Savaşında düşman ve dostlara dikkat etmek gerekiyor. Düşman İngiliz, Fransız ve Ruslar gibi… Osmanlının Almanya ve Avusturya gibi Hristiyan müttefikleri de vardır.  Bu mektupta iki grup mazlumdan, çoluk çocuktan bahsediliyor. Birincisi ve esas konu olan Müslüman olanlar; onlar şehid ve velidir deniliyor.

İkinci grup ise, kâfir bile olsa deniyor. Düşmanın öldürdüğü mazlum kâfirler kim olabilir? Birincisi Alman ve Avusturya gibi müttefikler. İkincisi Osmanlı’ya sadık içerideki Hristiyanlar.   İngiliz veya Ruslar tarafından zulmen öldürülen bir gayr-i Müslim ile katili ahirette aynı muameleyi mi görecek?

Elbette cennete sadece Müslümanlar gidecek. Ancak zalim ile mazlum aynı cezayı görmeyecek. Mazlumun cezası diğerine göre hafif olacak ve dünyada uğradığı zulmün karşılığını kat kat aldığını düşünecek. Cezanın hafif olması onun için büyük bir mükâfat olacak.

Gayr-i Müslimler için bile mükafatı bu kadar büyük ise Müslümanlar için ne kadar büyük bir mükafat olacağına dikkat çekiliyor. Burada bunlar için “şehid” denilmiyor, çektiklerinin karşılığını alacaklarını ve kârlı oldukları izah ediliyor.  Acıma duygusu yüksek olanların fazla üzülüp ızdırap çekmemeleri gerektiği ifade ediliyor.

Burada çoluk çocuk ifadesi vardır. Ancak Osmanlı devleti kendi saflarında savaşan gayr-i Müslimlerin büyüklerini yani mükellef olanlarını da “şehid” kabul etmiş ve şehitliğe defnetmiştir. Çanakkale ve Galiçya gbi cephelerdeki şehitliklerde Mehmetçikle omuz-omuza savaşırken ölen çok sayıda gayr-i Müslim vardır. Bunlara resmi olarak şehid deniliyor, ancak dinî olarak değil.

 

İkinci mektup ise İkinci Dünya Savaşı ile ilgilidir. Mektup aşağıdaki gibidir:

“Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber mânevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden biçarelere gelen felâketler, helâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki:

Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nispeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye mâsumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor.

Üç dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiçbir haberim yokken, Avrupa’da, Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O mânevî ihtarın beyan ettiği taksimat bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:

O musibet-i semaviyeden ve beşerin zâlim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar, eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehit hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı mâneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.

On beşinden yukarı olanlar, eğer mâsum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür, belki onu Cehennemden kurtarır. Çünkü âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (a.s.m.) bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem âhirzamanda Hazret-i İsâ’nın (a.s.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (a.s.) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zayıflar, müstebit büyük zâlimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikatten haber aldım, Cenab-ı Erhamürrâhîmine hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem ve şefkatten tesellî buldum.”

Bu mektupta da zulme uğrayanların ahiret açısından mutlak kârda oldukları izah ediliyor. Kafir ise azabı hafifleyecek veya zalime göre daha az olacak. Masum ise de bir nevi şehid olacak. Masumun da şartları sayılıyor.

1-Katledilen çocuklar, teklif yaşına gelmedikleri için hangi dinden olursa olsun şehid oldukları açıktır. Bunu fıkıh kitaplarında görmek mümkün.

2-Büyükler için ise “fetret” yani “İslam’dan haberdar olmayanlar” şartı konulmaktadır.

Hanefi mezhebine göre, Allah’a inanan fetret ehli kurtulur. İmam-ı Şâfiî ve İmam-ı Eş’arî’ye göre ise, Allah’a inanmasa da yine fetret ehli sayılır ve kurtulur. İmamların dayanakları: Peygamber göndermedikçe Biz kimseye azap edici değiliz. İsrâ Sûresi, 17:15 ayetidir.

Bilindiği gibi şehitliğin çok mertebeleri vardır. En büyüğü ve hakiki olanı Allah yolunda savaşırken öldürülen olmakla birlikte, rızkını kazanmak için giderken yolda kazada ölen kişi de şehid sayılır. Ama aralarında kıyas edilemeyecek kadar fark var. “Bir nevi şehadet denilebilir”  ifadesi de bu mertebelerden birini ve kurtuluşu ifade eder.

Burada esas kastedilen mânâ, Cenab-ı Hakkın, tıpkı Kur’an’da bahsi geçen kavimlerde olduğu gibi,  İslam’a düşmanlık edenleri savaşlarla cezalandırdığı izah edilmektedir. İmtihan sırrı gibi pek çok hikmete binaen mazlumların da arada ezildiğini ancak bunlara aşırı  üzülmenin gereksiz olduğu ve rahman ve rahim olan Cenab-ı Hakkın rahmetinden şüphe edilmemesi gerektiği anlatılmaktadır. Çünkü Cenab-ı Hakkın, Müslümanlara zulmeden zalimlerle, hiç bir şeyden haberdar olmayanları kâfir bile olsa aynı kefeye koymayacağı açıktır. Zulme uğrayarak ölenlerin her zaman kârda oldukları izah edilmektedir.

Burada gerçekte dikkat edilmesi gereken en önemli husus, Müslüman’ın, Cenab-ı Hakkın rahmetini ve adaletini suçlamak manasına gelen: başkalarına acıyarak vazifesini terk etmek, ihmal etmek ya da İslam düşmanlarını desteklemek yerine, kendine düşen vazife ne ise onu yapması gerektiği ifade edilmektedir. Çünkü ölenler mazlum ise Cenab-ı Hak onların mükâfatını mutlaka verecektir, bizi çok ilgilendirmemelidir.

Ayrıca o günün şartları dikkate alınacak olursa, o zaman da bazı güçlerin kontrolünde olan medya ve özellikle hükümet Avrupa’daki katliamları sık sık mübalağa ile nazara vererek, savaşa karşı olan Müslümanların acıma duygularını tahrik ederek Türkiye’yi de savaşa sokmaya çalışıyorlardı. Bu mektubun hedeflerinden birisi de, bu propagandaları etkisiz hale getirmektir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir