Rahmet ve Çevre

VAKTİYLE BİR memleketi kuraklık kasıp kavuruyormuş. Fakat kuraklıktan daha da beter olanı bölgenin hakimi Ali Ağa imiş. Halk toplanıp yağmur duasına çıkmış. Hoca: “Ey Allah’ım! Kuraklıktan, kıtlıktan, musibetlerden bizi kurtar” diyor, halk da “âmin” diyormuş. Hoca her şeyi sayıyor, sayıyor ama her defasında bir yere gelip takılıyor. En sonunda ta arkalardan bir ihtiyar, herkesin içinden geçen fakat bir türlü cesaret edemedikleri “Ali Ağa’dan da kurtar” sözünü söyleyivermiş.

Halkın bütün kalbiyle “âmin” dediği kesin ancak ne kadarının diliyle de ifade edebildiğini bilemiyoruz.

Şimdi dünya tek bir memleket hatta tek bir köy haline geldi. Kuraklık da küreselleşti; barış da, savaş da… Dünyanın bir ucundaki çevre tahribatı nasıl dünya iklimini bozuyorsa, haksızlıklar yada fena uygulamalar veya sefih yaşantı da dünyanın tamamına süratle yayılarak insanî ve ahlakî değerleri aynı hızda erozyona uğratıyor. Aynen küresel ısınma gibi her bir ferd ya küçük bir katkıda bulunuyor yada seyirci kalarak ortak oluyor.

Evet yeryüzündeki maddî ve manevî havanın ikisinin de kirlenmesinin aynı zamana rast gelmesi tesadüf olmamalı. İlginçtir çevre protokollerine imza atmayanlar yada uygulamayanlarla dünya barışını şu yada bu bahaneyle yok edenler aynı ülkeler yada aynı liderler. Pek çok savaşın sebebi olan petrol bazılarının suiistimaliyle topraktan çıkarken insanlığı, insanî değerleri; egzozdan çıkarken de iklimi, atmosferi velhasıl her şeyi zehirliyor, yok ediyor. Maddî ve manevî tahribat birbiriyle yarışıyor. Petrol sadece bir misal…

Risale-i Nur’da, “bir çocuk dahi yağmur duasında anlar ki; babasının, annesinin el açtığı bir yaratıcı vardır ve onlar da nimeti ondan istiyor” şeklinde bir izah vardır. Evet aynen bunun gibi, yönetilenler ve yönetenler de anlar ki: “Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var.”

İnsanoğlu eski çağlardan beri teknoloji ile kanallar, barajlar yaparak her şeyi çözeceğine inanmış. Ancak her şey bir maliyet. Fiyatlar üçe beşe katlanıyor. Kaldı ki, baraj yapacağımız nehirler ve yer altı suları bile kuruyor. Yağmur ormanları için de mutlaka yağmur gerekli.

Küresel ısınmanın da sebeblerinden biri olduğu yağmurun kesilmesiyle, dünyanın öbür ucundaki ormanların bile bizim için çalıştığı, koca güneşin bize hizmet ettiği velhasıl zerreden şemse kadar her şeyin bir nizam ve intizam dahilinde yaratıcının emrine göre hareket ettiğini daha iyi anlamış olduk.

Denizlerdeki tuz oranından, kutuplardaki buz dağlarına, havadaki karışımdan ormanlardaki ağaç sayısına kadar her şey harika bir fabrikanın parçaları gibi ahenk içinde çalışıyor. Bu sebeple yağmur gibi muazzam bir nimet için en önce Âlemlerin Rabbini hatırlamak ve ona müracaat etmek gerekiyor. Diğerleri ondan sonra gelmeli.

Yavuz Sultan Selim: “Bu dünya, bir padişaha çok, iki padişaha az” demiş. Eğer o büyük sultan bugün olsaydı, adaleti, organizasyonu, dünya düzeni anlayışı ve birlik ve beraberliğe verdiği ehemmiyet ile insanlığı iş-işten geçmeden Kyoto protokolünde bir araya getirebilirdi.

Basit, sade ve açık bir protokolde bile bir araya gelemeyen bugünün medenî, akıllı ve şuurlu insanları acaba incelemiyorlar mı: zerrelerden yıldızlara kadar sayısız küreler, sistemler, canlı ve cansız mahlukat hangi protokol, hangi kriterler ve hangi talimat ve dil çerçevesinde bir araya geliyorlar ki, dünya yaşantımız için pırıl pırıl bir saray, rahatımız için bir beşik, zevkimiz için harika bir gezinti yeri ve sağlık ve sıhhatimiz için şifalı ve gıdalı bir eczane ve mutfak haline geliyor. Cenab-ı Hak, Fussilet suresinde ta kuruluştan itibaren her şeyin nasıl bir araya geldiğini ve emrine itaat ettiğini şu ifadelerle anlatır: “Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi, ona ve yeryüzüne: ‘İsteyerek veya istemeyerek gelin’ dedi. ‘İsteyerek geldik’ dediler.”

Koca yerkürede muazzam bir faaliyetin sonucu olan yağmurun yağması yada yağmamasının bizden mutlaka istedikleri ve hatırlattıkları bir şeyler olmalı. İnsan da “isteyerek” gelmeli. Çünkü en nihayetinde “dönüş onadır” isteyerek yada istemeyerek…

Kader-i ezeli yeryüzünü ilginç bir dağılımda yaratmış. Kuzey ve Güneyi yada Doğu ve Batıyı belirgin maddî ve manevî özellikler ile donatmış. Kuzey, bol yağışlı bir sanayi toplumu, Güney ise bol güneşli ama yağmur bekleyen tarım toplumu. Biri diğerinin gıda ambarı ve mutfağı. Sanayi ürünleri de Cenab-ı Hakkın nimeti olmakla birlikte üzerinde ince bir perde mevcut, gâfil insan en nihayetinde ben yaptım diyebiliyor. Ama gıda çok açık ve net: Mahza rahmet, mahza nimet. Bu sebeple Güney yada Doğu bir dağıtıcı olarak nimetlerin hakiki sahibi olan Âlemlerin Rabbine daha yakın olmalı ki, yaratılıştaki en önemli hikmetlerden olan şükür hasıl olsun.

10.09.2007

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir