Kur’ân ve tefsir

Hayat bir mektep, bir medrese… İnsan diğer canlılardan farklı olarak okuyup öğrenmeye, ilim talim etmekle kemalâta, terakki etmeye ve yükselmeye namzettir. Yani vazifesi “taallüm ile tekemmüldür”. Hayat boyu bir talebedir. Hakikî bir insan olmak için “beşikten mezara kadar ilim” onun vazgeçilmez prensibi olmalıdır.

Bu medrese talebesinin takip ettiği kitaplar ise vazifesi, hayat kalitesi ve beklenen netice ile doğrudan irtibatlıdır. Zamanımızın her mü’mini bu medresenin temel kitapları olan Kur’ân-ı Kerîm ve onun zamanımızdaki tefsiri olan Risale-i Nur’u mutlaka baştan sona takip ederek hayat boyu okumalı. Eğer her ikisinden de her gün, beşer-onar sayfa okuyamıyor isek talebe olduğumuz söylenemez. Gerçekte bu medrese, bu sayfa adedi ile yeryüzünün en kolay okulu. Bunu anlamak için herhangi bir okula ve öğrencilerinin ders çalışmalarına bakmak yeterli. Belki de kader, bu kadar kolay bir dersten uzak duran zamanımızın gafil insanlarını bu kadar ağır ve meşakkatli bir eğitim sistemine mecbur bıraktı.

Bugün Kur’ân, yeryüzünün en çok okunan kitabı. Ancak “Ne kadarını anlıyoruz ya da ne kadarını anlamak için okuyoruz?” sorusunu kendimize sormak gerekiyor. Yirmi Beşinci Söz’de Kur’ân-ı Kerîm için geniş bir tarif yapılır: “Hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı duâ, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubudiyet, hem bir kitab-ı emir ve dâvet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bütün insanın bütün hacat-ı maneviyesine merci’ olacak çok kitabları tazammun eden tek, câmi’ bir Kitab-ı Mukaddes’tir.” Bu kadar geniş bir sahaya derin manalarla hitap eden, iki cihan saadetinin mukaddes haritası olan bu muazzam kitaba ne kadar muhatabız? Anlamada, idrak etmede hangi safhadayız?

Şüphesiz Kur’ân’dan kimse hissesiz değil. Manasını anlamadan zikir olarak okunsa bile harfleri adedince büyük sevapları var… O her zaman kalblere gıda, sadırlara şifadır. Ancak zikir kısmı yukardaki tasnifte olduğu gibi yedi sekiz cüzden sadece birisidir. Ayrıca insan sadece kalb ve ruh gibi duygulardan ibaret değil, akıl gibi duygular da çok önemlidir. Bilmeye, öğrenmeye, muhakeme, müzakere, tefekkür ve hikmet gibi hususlara da muhtaçtır. Eğer anlamadan, derinine inmeden ve tefekkür etmeden okuyorsak binler kitap ihtiva eden bütün zamanların en yüksek kelâmının, en mukaddes hitabının sadece çok az bir kısmına talibiz demektir.
Mehmet Âkif bu tarz okumanın ne kadar eksik olduğunu ve maalesef büyük bir ekseriyetin bu seviyeden yukarıya çıkamadığını ifade için şöyle der:

“Ya açar nazm-ı celîlin bakarız yaprağına
Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına.”

İnsanların anlayışları, kavrayışları ve ihtisas sahaları farklı olmaları dolayısıyla anlayarak ve tefekkür ederek okumak de insanlar sayısınca farklı olacaktır. Bu sebepledir ki, hem mananın daha iyi anlaşılması hem de esaslarda aynı çizgide olmak için tefsire ihtiyacı hâsıl olmuştur. Bilindiği gibi ilk ve en büyük müfessir Peygamberimizdir (asm). Zaten onun (asm) en mühim üç vazifesi de tebliğ, Kur’ân’ı açıklamak ve tatbik etmektir. Hadis ve Sünnet-i Seniyye Kur’ân-ı Kerîm’in geniş bir tefsiridir. Bilindiği gibi tahkik ehli olan Sahabe-i Kiram soru sormaktan hiçbir zaman kaçınmamıştır. Anlamadıkları her konuyu mutlaka sormuşlardır. Peygamberimiz de (asm), her soruyu detaylı olarak cevaplamış, hiçbir konuyu cevapsız bırakmamıştır. Sahabenin sormadığı soruları da öğrenmeleri için Peygamberimiz (asm) onlara sormuş, ayrıca “iman, İslâm ve ihsan” bahsinde olduğu gibi Cebrail de (as) sorular sormuş, Peygamberimiz (asm) cevaplamıştır.

Peygamberimizin (asm) ilim cihetinde duâsına mazhar olan Abdullah İbn-i Abbas ve Hz. Ali (ra) yine müfessirlerin ilklerindendir. Sahabe ve Tâbiin döneminde sözlü ve yazılı olarak tefsir, izah ve ders devam ettirilmiştir. Sahabenin Kur’ân’a ve Sünnet-i Seniyyeye vukufiyeti ve Risale-i Nur’da izah edildiği gibi her birinin “müçtehid” olması dolayısıyla o zamanlar yazılı izahlara ihtiyaç duyulmamıştır. Ancak sonraki nesiller için yazılmaya ihtiyaç hâsıl olmuştur. Evet, Kur’ân-ı Kerîm iki cihan saadetini temin eden öyle büyük hakikatlara sahip bir hazinedir ki bu zamana kadar binlerce tefsir yazılmıştır. Yirmi Beşinci Söz’de ifade edildiği gibi: “Bir kısmı yirmi ve otuz ve kırk ve altmış, hattâ seksen cild olarak muhakkikler tarafından yazılan yüzbinler tefsirler” asırlarca okunmuştur.
Kur’ân-ı Azimüşşan’ın ifadesiyle “Denizler mürekkep ağaçlar kalem olsa, Allah’ın kelâmı bitmez.” Bu manayı anlamak için Risale-i Nur’a baktığımızda Cenâb-ı Hakk’ın kâinat kitabında zerrelerden yıldızlara kadar her bir icraat ve fiilinin tükenmez birer kelâm olduğunu fark ederiz. Ayrıca kâinat kitabının ezeli tercümesi olan Kur’ân-ı Kerîm’deki manaların da aynı şekilde tükenmez olduğunu anlarız. Yine aynı şekilde “Yaş ve kuru her şey kitab-ı mübinde yazılıdır.” âyeti de Kur’ân’ın manalarını anlamak ve esrarını çözmek için yüz binler cilt kitabın da az olduğu anlaşılacaktır. Evet, yüzlerce külliyatı okumaya belki zamanımız ve imkânımız yoktur, ancak hakikat hazinelerinin anahtarları hükmündeki Risale-i Nur Külliyatını yüzlerce defa okuyabiliriz.

Zamanımız insanının Kur’ân-ı Kerîm’in yüksek hakikatlerine ulaşmakta zorluk çekmesi ve hayatına tatbik etmesindeki en mühim zorluklardan birisi de bir âlime, hocaya veya öğreticiye olan ihtiyacını tam hissetmemesidir. Âl-i İmran Sûresindeki tabir ile hikmete mazhar olmuş, ilimde “râsih âlimler” önemlidir. Muhkem ve müteşabih âyetleri hakkıyla anlayıp iman eden ve teslim olan büyük âlimler Kur’ân’ı anlamada vazgeçilmezdir. On Dördüncü Şuâ’da bahsedildiği gibi; “Biri bir milyon, diğeri beşyüz bin hadîsi hıfzına alan İmam-ı Ahmed İbn-i Hanbel ve İmam-ı Buharî gibi müçtehidlerin” ve Kur’ân’ın binler esrarını keşfederek çağımız insanının müşkilini Kur’ân’dan başka hiçbir kitaba müracaat etmeden halleden Risale-i Nur Külliyatının anladıkları ve anlattıkları hakikatler elbette çok farklı olacaktır.

Peygamberimiz (asm) bir hadis-i şeriflerinde ferman eder: “Ben ilim şehriyim, Ali (ra) de onun kapısıdır.” Bizleri ilim ve hikmete dâvet eder. Kur’ân’dan süzülen hakikatlere dikkat çeker. Hz. Ali’den (ra) gelen nuranî silsileye, tefsirlerine ve günümüzdeki hakikî tefsire işaret eder.

Kur’ân hakikatleri ve tefsirler asırlar boyunca başta medreseler olmak üzere her ortamda okundu, müzakere edildi. Her tabaka ve sınıfta rağbet gördü ve teşvik edildi. Sömürgeciler İslâm ülkelerine gelinceye kadar böyle devam etti. 1800’lü yıllardan itibaren tefsirlere karşı bir propaganda başladı. Kur’ân-ı Kerîm’e açıkça karşı çıkamayanlar etrafındaki surlara saldırdı. Hadis ve tefsirden izole ederek, Budizm ve Hinduizm gibi mistik bir din ya da ahkâmını Yunan ve Roma’dan almış bir nevi Hıristiyanlık haline getirerek sömürgeyi kabullendirmeyi hedefliyorlardı. Bilhassa Türkiye’de, Kur’ân’a ve İslâm’a saldıran, akla şüpheler atan Batılı felsefecilerin kitapları devlet eliyle yayınlanırken, bunlara cevap veren ve Kur’ân’ın hakikatlerini izah eden Risale-i Nur, takibata ve baskılara maruz kalıyordu. Şüphesiz Allah nurunu tamamlayacaktır, onlar istemeseler de…

Fen ve teknolojinin gelişmesi, ihtiyaçların değişmesi de yeni soruların sorulmasına sebep olmuştur. Misal olarak “Yerlerin ve göklerin altı günde yaratılması, yedi tabaka olması” gibi hemen anlaşılamayan konular, Risale-i Nur’da muazzam birer mu’cize olduğu ispat edilir. Daha bunlar gibi fen ve felsefenin aciz kaldığı yüzlerce husus harika bir şekilde izah edilir. Kur’ân-ı Kerîm’in bu zamanda da “en yüksek kelâm” olduğu ispat ve ilân edilir. Yine binlerce sene önce yaşanan peygamber kıssaları Birinci ve İkinci Lema’da olduğu gibi günlük hayatımıza dâhil edilir. Yerlerde ve göklerde gizli hazineler olan Cenâb-ı Hakk’ın isimleri, Esma-i Hüsna ve İsm-i Azam; anahtarlar şeklinde akıllara, kalblere ve gönüllere nakşedilir. Esma-i Hüsna’yı dem ve damarlarına yerleştiren bir talebenin Kur’ân okuması elbette çok farklıdır. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Diğer kelimeleri anlamasa bile her bir isim âyetlerin yüksek semasına açılan bir pencere ve mana sarayını ayakta tutan elmas sütunlar olacaktır.

Hakikat semasına pencereler açmak, tükenmeyen denizlere yönelmek ve ilim şehrinin yolcusu olmak iyi bir talebe olmaktan geçiyor. Cenâb-ı Hak bizleri Kur’ân hakikatlerine talebelikte daim eylesin…

27 Şubat 2014

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir