Dost ve düşman ekseninde dünya siyaseti

11 Eylül’de ABD’deki ikiz kulelere yapılan saldırıdan sonra başkan Bush, bütün dünyanın nefeslerini tutarak izlediği konuşmasında “teröre savaş” ilân etmişti.  “Ya bizdensiniz ya da onlardansınız” diyerek dünyayı ikiye ayırmıştı. Başkanın karşı taraftakileri terörist ilân ederken ya da dünyayı “dost ve düşman” olarak ikiye ayırırken yaptığı aslında bir felsefenin ya da düşünce sisteminin ilânıydı.

Amerikan başkanı iki kuleye karşı iki ülkeyi; Afganistan ve Irak’ı işgal etti. ABD’de öldürülen üç bin kişiye karşılık milyonların hayatı söndü, memleketler harap oldu. Anarşi ve fitne hâlâ bitmedi kan akmaya devam ediyor.

Başkanın ilân ettiği felsefe neydi? Gerçekte bu felsefî düşünce çok da yabancısı olmadığımız eski çağlardan bu yana devam ede gelen dinden uzak ya da semavî dinlere muhalif olan felsefe. Kökenleri oralara kadar gidiyor. Ancak takdim şekli talebeleri vasıtasıyla zaman zaman değişen bir akım.

“Amerika’da hâkim yeni muhafazakâr (neocon) düşüncenin entelektüel kaynakları Leo Strauss ve Carl Schmitt’tir. Arkadaş olan bu iki düşünürün fikirlerindeki ortaklık gerçekten dehşet vericidir.”1

Şimdi İkinci Dünya Savaşı öncesi Nazi döneminde yayınlanan bir kitaba göz atalım. Carl Schmitt, 1932 yılında yayınlanan kitabında siyasetin ölçüsünü “dost ve düşman” olarak tarif ediyordu. Ona göre “düşman” olmadan siyaset olmazdı.2 Yine aynı yazara göre de savaş olmadan siyaset olmazdı. Böyle bir dünya yoktu. Zaten generalin birisi de “savaş siyasetin başka araçlarla devamıdır” demişti.

Nazi yönetimi bu “düşman” kavramından istifade ile iktidarını pekiştirdi. Düşmanlaştırmada farklı düşünmeyen İngiltere ayağı ile en nihayetinde tarihin en büyük felâketlerinden olan İkinci Dünya Savaşı başladı. Düşmanlaştırma siyaseti ilk önce Almanya’yı mahvetti.

Leo Strauss ise savaştan önce ABD’ye geçmişti. Faaliyetleri başka cephede devam etti. O zamandan bu yana fikirleri ve talebeleri gelişti, yaygınlaştı ve yönetimlerde ağırlıklı hale geldi. Bu fikirler şimdi sadece ABD ve Avrupa’da değil bütün dünyayı dolaşıyor. Siyasette artık başucu kitabı. Sürekli yeni düşmanlar üretip yok ediyorlar ve kahraman ilân ediliyorlar. Dünyanın her tarafındaki irili ufaklı çatışmalar ve terör saldırılarının temelinde bu düşünce yapısını ve ekilen düşmanlık tohumlarını görmek mümkün. Tedbir alınmazsa dünya savaşları kadar tahribata sebep olacağı kesin.

Bilindiği gibi Risale-i Nur’da bu akımlara dikkat çekilir. Kökenlerine inilir. İnsanlık tarihi ile başlayan iki yol ya da ağaçtan bahsedilir. Birincisi insana verilen emanetin yerinde kullanılması ile Tuba Ağacı gibi peygamberler ve takipçilerinin tuttuğu yol ve meyveleridir. Diğeri ise nemrutları, şeddatları ve firavunları netice veren zakkum ağacı gibi ikinci yol ve meyveleridir. Netice olarak da “Kur’ân’a muhalif medeniyet ya da felsefenin eski çağların vahşetinin tamamını Dünya savaşlarında kustuğu” izah edilir.

Kur’ân medeniyeti

Kur’ân medeniyeti ise dostluğu, uhuvveti ve kardeşliği esas alır. Mizacı gereği illa düşman arayan insan için kötülük isteyen kendi nefsini ve hayra kabiliyeti olmayan şeytanı gösterir.

Siyasî menfaatleri hariç tutacak olursak, gerçekte dostluğun kaynağı iman; düşmanlığın kaynağı ise küfürdür, inançsızlıktır. Bir mü’min sadece insanları değil bütün canlıları ve mahlûkatı birbirine dost ve yardımcı görür. Risale-i Nur’da bu husus şöyle ifade edilir: “Küfür ise, bürudet (soğukluk) gibi bütün eşyayı birbirinden ayrı gösterir ve birbirine ecnebi nazarıyla baktırır. Bunun içindir ki, mü’minin ruhunda adavet (düşmanlık), kin, vahşet yoktur.”3

Yine Risale-i Nur’da bazıları tarafından istismar edilen hususlar izah edilir. Emniyet ve asayişi sağlamak için Batı ile dostlukların kurulması gerektiğini ve Kur’ân’ın bunu yasaklamadığı ifade edilir: “Onlarla dost olmamız, medeniyet ve terakkilerini istihsan ile iktibas etmektir. Ve her saadet-i dünyeviyenin esası olan asayişi muhafazadır. İşte şu dostluk, kat’iyyen nehy-i Kur’ânîde dâhil değildir.”4

Peygamberimiz (asm) kendisini öldürmeye gelenler için bile Muhammedü’l-Emin’dir. O’nun (asm) ve sahabelerinin ve takipçilerinin dostluk ile ilgili söz ve yaşantıları sayılamayacak kadar çoktur.

Zamanımız âlimlerinden Bediüzzaman Said Nursî’den birkaç misal vererek yazımıza son verelim:

*Muhabbete en lâyık şey muhabbettir ve husûmete en lâyık sıfat husûmettir.5

*Dinin şe’ni (gereği), uhuvvettir (kardeşliktir)…6

*Husûmet ve adavetin vakti bitti. İki harb-i umumî adavetin ne kadar fena ve tahrib edici ve dehşetli zulüm olduğunu gösterdi. İçinde hiçbir fayda olmadığı tezahür etti. Öyle ise, düşmanlarımızın seyyiatı, -tecavüz olmamak şartıyla- adavetinizi celbetmesin. Cehennem ve azab-ı İlâhî kâfidir onlara.7

*Dünyada en sevdiğim şey muhabbet ve en darıldığım şey de husûmet ve adavettir.8

Dipnotlar:

1- Köprü dergisi, 2006-M. Bilici.

2- The Concept of The Political, Carl Schmitt.

3- Mesnevî-i Nuriye, 69.

4- Münâzarât, 33.

5- Tarihçe-i Hayat, 97.

6- Sözler, 133.

7- Hutbe-i Şamiye, 52.

8- Münâzarât, 77.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir