Mektubu okumak

Elektronik mektup, elektronik imza derken eskilerin hayal bile edemediği uygulamalar artık günlük yaşantı haline geliyor. Kâğıtsız, kalemsiz ve mürekkepsiz mektuplar… Dünyanın ömrü kaldıysa ileriki nesiller bizim de hayâl edemeyeceğimiz mektupları görecek. Öncekiler için, sonrakilerin kullandığı mektup, ne kadar harika ve ne kadar şaşırtıcı ise; bir mektubât-ı Rabbânî olan ve önümüzde satırları uzayıp giden uçsuz-bucaksız kâinat kitabı da, harfleriyle, ziynetiyle, nakışlarıyla, hızıyla, tazelenmesiyle, tarzıyla ve mânâsıyla o kadar şaşırtıcı ve kıyas edilemeyecek kadar harikadır.

Bu kitabın ve mektubun “kalemi ağaçlar, mürekkebi denizler” olsa, onlar tükenir ama kelâmı ve kelimeleri tükenmez. Ağaç bir yandan kalem, öbür yandan da her bir yaprağı kitaplar dolusu mânâyı ihtivâ eden zikir halinde bir kitaptır. Denizler de aynı zamanda, hem bir mürekkep, hem de içindeki mahlukatıyla ve vazifeleriyle her bir satırında binler kitap olan bir sahifedir. Evet kâinat kitabında kâğıt ve mürekkep, zerrelerdir, uzaydır, zamandır, mekândır… Daha; ölümdür, hayattır, değişimdir, dönüşümdür. Velhâsıl bir an bile ara vermeyen muazzam faaliyetlerin yekünüdür, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin tecellîsidir. Kâğıda yazılı olanlardan farklı olarak satırların ve harflerin bizi içine aldığı, bizzat yaşanıp idrak edildiği hakkalyakîn olarak da okunan her şeydir.

“Kâinatın satırlarını dikkatle mütalâa et. Zira onlar, Mele-i Âlâdan sana gönderilmiş mektuplardır.” Evet kâinat muazzam bir mektup, hem de, Risâle-i Nur’da ifade edildiği gibi; “her bir satırında binler kitap” olan mu’cize dolu bir mektup. Gönderilen makam; cihan hâkimlerinin ve şahlarının da iki cihanlarını şah damarından tutan bir makam. Muhatabı ise, akıl sahibi her varlık. Zaten Cenâb-ı Hakkın ilk emri “oku” değil mi?

Kâinat, baştan sona mânâ dolu harika bir mektup olmakla birlikte, mektubun zarfına, kâğıdına ve ehemmiyetini vurgulamak için nakşedilen süslerine dalıp giderek içindeki mânâyı unutanlar, maalesef çoğunlukta. Hatta bir kısım insanlar, eline verilen mektubu okumak yerine bir alt seviyedeki mahlukatı taklid ederek, bunun bir yazı olduğunu bile fark edemeden bu dünyadan göçüp gidiyor, dünya ve ahiretini hebâ ediyor.

İnsanlara okuma-yazma öğretiliyor ama her yazıyı okumak ya da hayatı okumak; hakikatı, hikmeti, hadiseleri ve de en önemlisi kendisini okumak öğretilmiyor. Çünkü bunu öğrenmek, sınırlı sayıdaki harflerden müteşekkil alfabede olduğu gibi birkaç ayda halledilemiyor, bazen bir ömür bile yetmiyor.

Tarih, yazıyla başlar denilir. Yazı kadar okumak da önemli. Sultanahmet’teki dikilitaşta malum hiyeroglif yazıları vardır. Yazıların tercümesi maalesef konulmamış. Sadece dikilitaşı Mısır’dan getirten Roma imparatorunun ismi, getirttiği ve dikildiği sene yazıyor. Tıpkı okullarda olduğu gibi, kâinat kitabının ve Mektubat-ı Rabbaniyenin birkaç satırındaki ziyneti fark etmek demek olan keşif ve icatlar hakkında, kâşifin ismi ve yılı var; o harika hususiyetleri zerrelere nakşedenin ne demek istediği, mesaj ya da mânâ yok. İmparatorun mazereti makul, çünkü onların bir yazı olduğunu bilmiyordu, o da herkes gibi sadece süs zannediyordu. Asırlar sonra birisi çıkıp da, “bu kadar itina gösterilen ve her yerde tekrar eden bu şekiller neden mânâsız olsun” sorusuyla okunmaya başlandı. Kur’ân’ın: “Bu gün senin bedenine necat vereceğiz” ihbar-ı gaybîsinde olduğu gibi, şekillerin de mânâları anlaşılarak necat buldu.

Tarihçiler ya da araştırmacılar için en zor şeylerden birisi de, alfabesi ve dili bilinmeyen yazıları çözümlemek ve okumaktır. Yazıları okumanın en kolay yolu hükümdarların yaptığı akitler, anlaşmalar ve fermanlardır. En az iki dil veya alfabeyle yazıldı ise birini biliyorsanız diğerini rahatlıkla okuyabilirsiniz. Okunması imkânsız denilen birçok yazı bu şekilde okunmuştur. Bir yazı diğer yazıyı okumuştur.

Satırlarını “dikkatli okumamız” gereken Sultanlar Sultanının fermanı olan kâinat kitabının, mektubât-ı Samedaniyenin ve bize hususî yazılmış mektubun okunmasında Kur’ân-ı Kerîm bu kadar önemlidir. Birisi diğerinin açıklamasıdır. Çünkü ikisinin de sahibi aynı, taklid edilemez mühür ve imzalar ikisinde de aynı. Evet Kur’ân-ı Kerîm, kâinatın alfabesidir, elifbasıdır ya da mukatta harflerinde olduğu gibi elif, lâm, mimidir…

01.02.2008

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir