Visal ve fakr

Meşhur şâir Nâbî, bir şiirinde şöyle der:

“Eyleme fakra hakaretle nazar ey Nâbî

Fakr, âyinesidir sûret-i istiğnanın”

Evet, fakir ve fakirliğe karşı hâkir bakma, hor görme! Çünkü o istiğnanın, Allah’tan başka kimsenin minneti altına girmemenin ve gerçek zenginliğin aynasıdır.

Her şeyin madde ile ölçüldüğü ve dünyevîleşmenin had safhada olduğu zamanımız insanı için fakirlik denilince ilk akla gelen elbette dünyevî fakirliktir. Halbuki, sağlık ve sıhhatten tutun da, ilim ve amele, huzur ve saadete kadar ihtiyacımız olan o kadar çok şey var ki her birisinin eksikliği, telâfisi mümkün olmayan fakirliklerdir. Evet insan, arzu ve emelleri ebede kadar uzanan bir varlık olması sebebiyle had ve hududu olmayan mutlak bir fakirdir. Bunların çoğunun çoğumuzda bulunuyor olması ve sonunu da görmüyor olmamız zihinleri sadece maddî konulara hasretmiştir.

İster maddî, isterse mânevî olsun, bunların bizde olması ile olmaması arasında gerçekte çok fark yoktur. Bizde olması bizi fakirlikten kurtarmaz. Çünkü, bunların hiçbirisi bizim kendi imalatımız olmadığı gibi daimî de değildir; geçicidir, fânidir, emanettir, gerçek mânâda da sahibi değiliz; tedbir ve idaresinden âciziz. Tek tek elimizden çıkmakta olan bu emanetlerin; bir gün gelecek, tamamını hakikî sahibine teslim etmek zorunda kalacağız. Maalesef emanetçiyi zengin kabul etmek insanoğlunun önemli zaaflarındandır.

Gerçekte insanların şu dünyadaki kavgası, sayısız şeye tenezzülü ve peşinde koşturması, kendisi gibi fâni ve emanetçi olanlardan bir nev’î emanet kapma kavgası ve gayretidir. Sağır ve kör tabiata, gâfil ve bencil insana bu kadar teveccüh neticesiz bir zillettir. Halbuki bu fâni ve aciz mahlûkata istiğna edip, “her şeyin dizgini elinde, her şeyin anahtarı yanında” ve nihayetsiz gayb hazinelerinin sahibi olan Âlemlerin Rabbine yönelmesi hem haysiyet ve şerefinin gereğidir, hem de tek çaredir ve gerçek zenginliktir.

Fakr, hem Nâbî’nin dediği gibi istiğnânın âyinesidir; hem de istiğnânın ve gerçek zenginliğinin bir vesilesidir. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri, Yirmi Altıncı Söz’ün Zeyl’inde Cenâb-ı Hakk’a vâsıl olacak en sâlim ve selâmetli olan dört yoldan biri olarak zikreder ve “fakr dahi Rahman ismine îsâl eder” der.

İnsanın, sınırsız acz ve fakrına, ebede kadar uzanan arzu ve emellerine, had ve hesaba gelmez düşmanlarına karşılık kâinatın seferber edilerek ihtiyaçlarının temin ediliyor olması ve tehlikelerden de muhafaza edilmesi Cenâb-ı Hakkın Rahman isminin muazzam bir tecellîsidir. Fakr ne kadar şiddetli ve ne kadar şuurunda olunursa Rahman ismine ulaşmak da o kadar kısa ve o kadar kolay olacaktır.

Dolu bir bardak su alır mı? Âb-ı hayat çeşmesinden istifade etmek istiyorsanız, oraya boş ve büyük bir kab ile gitmelisiniz. Zaten kabının dolu olduğunu düşünen, su ihtiyacını da tam hissetmez, çeşmenin kıymetini de hakikî olarak anlamaz. Bugün ilim cihetinde insanların ekseriyeti tıpkı bir zamanların İsrailiyatı gibi yoğun bir bilgi kirliliğiyle malûldür. Kalpleri ve kapları ağzına kadar doludur, hatta enaniyetle buz tutmuş ve katılaşmıştır. “Samed âyinesi olan kalp”te, erken gelen yer kapıp, maalesef kapının kontrolünü ele almıştır. Bu sebeple, bunca imkâna rağmen hakikatı kavramakta ve ona göre davranmakta bu kadar zorlanıyoruz.

Yirmi Altıncı Söz’de “Reşha-misâl üçüncü arkadaştan” bahsedilir: “Hem fakirdir, hem renksizdir. Güneşin hararetiyle çabuk tebahhur eder, enâniyetini bırakır, buhara biner, havaya çıkar. İçindeki madde-i kesîfe, nâr-ı aşk ile ateş alır, ziyâ ile nura döner.” Evet, hakikata yükselebilmek için dünyevî ağırlıkları mümkün olduğu kadar terk etmek gerekiyor. Hakikat güneşine karşı kendimiz fakir, âyinemiz renksiz olmalı ki ondan daha çok istifade edip hafifleyelim ve aşk ateşi ile içimizdeki kesâfeti yakalım ki onunla hakikat semâsına yükselelim.

16.01.2008

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir