Kabir ve ölümsüzlük

İnsan ölümsüz mü? Değilse bunca tartışma, bunca gürültü neden? İnsanlar fânidir ancak mutlak mânâda ölümlü olsaydı, yani sadece cesetten ibaret olsaydı, öldüğünde her şey biterdi. Ölüm ile çözülemeyen şey kalmazdı. Ölüm ile öldürülemeyen bir şeyler var ki, dünya hâlâ ayakta duruyor.

Azrail her ne kadar insanlara korkutucu gelse de, muazzam bir adaletin temsilcisidir. “Alçak dağları ben yarattım” diyen cebbarlarla birlikte, şekil ve şiddeti farklı olsa da, mazlum insanların da vakti geldiğinde kapısını çalmakta tereddüt etmez. Kimisini dünya cennetinden söker alır, kimisini de cehennemden kurtarır.

Aslında Azrail’in daha da önemli bir vazifesi vardır, o da bilindiği gibi, ruhumuzu mahvolmaktan ve yok olmaktan kurtarıp muhafaza etmektir. Yine burada da Âlemlerin Rabbinin şaşmaz adaleti Azrail’in icraatında tecellî eder. Şimdi Batıda bir kısım zenginler laboratuar şartlarında cesetlerini dondurarak tıbbın ilerlediği asırlara ulaşmaya çalışıyorlar. Ama Azrail imkânı olsun olmasın herkesin ruhunu izn-i İlâhî ile haşirde cesedine dönmek üzere muhafaza altına almakta bir ayırım yapmıyor.

Eski Mısır’da firavunlar muhaliflerine bir avuç toprağı yada bir mezar taşını bile çok görürken, on binlerce Mısırlının ölümü pahasına, kendi cesetlerine en gelişmiş mumyalama tekniklerini ve dağlar gibi piramitleri uygun görmüşlerdi. Fukara kesim ya da muhaliflerin imkânları olmadığı için sade bir defin işlemi yapılırken, ağır çöl şartlarına ve mezar soyguncularına karşı esrarengiz koruma tekniklerinin olduğu dev piramitler inşâ etmişlerdi. Güya mezarı korunaklı ve yüksek olanlar yok olmayacaklar ve ruhları bâki kalacak, diğerleri ise asla dönecek bir yer bulamayacaklardı. Basit bir cesedi bile muhafaza etmekten âciz insan, duygularıyla, düşünceleriyle ve idealleriyle cesetten binlerce kat daha harika ve komplike olan ruhu basit taşların muhafaza edeceğine çaresiz inanmışlardı. Halbuki onu ancak o şekilde yaratan Âlemlerin Rabbi muhafaza edebilirdi. Azrail imkânı olsun olmasın, zâlim ve mazlum hepsine de eşit davrandı ve aynı şekilde devam ediyor.

Aslında bu eşit davranışın numunesi dünyada da görünüyor. İnsanlık tarihi enteresandır. Hz. Ali’den Bediüzzaman Said Nursî’ye ve Hz. Musa’ya kadar pek çok meşhurun ve manevî büyüğün kabri bilinmiyor. Bir mezar taşları bile yok. Hz. İbrahim ve Hz. Musa’nın çağdaşları olup olmadığı pek bilinmemekle birlikte Nabukadnezar’dan Ramseslere kadar nice meşhurların ise tarihî kalıntıları hâlâ meydanda. Bir kısmı camilerden yüksekte olsa da gökkubbede çınlayıp semaya ulaşan tevhidin, hakkın ve hakikatin sesi ezan, hepsinden yukarıda. Manevî büyüklerin topraktan ve taştan bir mekânları ve makamları belki yok ama arşa ulaşan duâlarıyla mü’minler adedince kalelerden daha sağlam, piramitlerden daha yüksek kalplerdeki makamları kıyamete kadar bâki.

Ne yaşarken ve ne de öldükten sonra, son peygamberin yoluna toprak olmaktan ve en büyük güçlerini acz ve zaafta bildikleri için, Rablerinin karşısında rahmete muhtaç aciz bir kul olmaktan başka bir makam talep etmeyen evliyaya başka hangi makam mümkün olabilir ki?

Ahir zaman tüm zamanlara göre çok önemli hususiyetleri olan bir dönem. Hadis-i Şerifte de ifade edildiği gibi eski ümmetlerde ne kadar bâtıl âdet ve fena haslet varsa âhir zaman insanlarında tekrar ortaya çıkmaktadır.

Ruhun, cesedin ve menfaatlerin muhafaza endişesi kabirlerin mâbed, istibdat ve şöhret gibi şirk maksatlı davranışlara âlet edilmesi tekrar zuhur eden âdetlerden. Muhalifine kendi aynasından bakanlar, toprak gibi mütevazi ve ehl-i imanı kendisine bir ders arkadaşı olarak gören evliyanın kabirlerini rakip olarak görmüşlerdir.

Öbür tarafta ise başka bir zâlim anlayış sahabelerin kabirlerini yok etmiştir. Ancak Peygamberimizin ifadesiyle “yıldızlar gibi” olan sahabenin dâvâsı ise kıyamete kadar yok edilemeyecektir. Belki de tüm bu kargaşa, mutlak mânâda tevhid dini olan, her türlü vasıta ve sebebi reddeden İslâm için en hayırlı neticedir. İnsanların değil kaderin hükmüne razıyız. Belki de kader, kökleri olan önceki peygamberler ve dalları olan evliya kendisinde fâni oldukları Son Peygamberin (asm) Medine’deki kabrini ehl-i iman için kâfî bir ziyaretgâh tayin etmiştir. Bize düşen onların hakikatlerine sahip çıkmaktır.