Hikmet ve Hakem

Şu muazzam kâinat ve içindeki hadiseler zerrelerden yıldızlara, hayattan ölüme, kader ve kudret kaleminin zaman sayfasındaki satırlarına kadar her şey, her bir harfinde binler hikmet olan bir kitap gibidir.

Bu muazzam kitapta hava âlemi ufuklar kadar geniş binler kitabı ihtiva eden bir sayfa. Su ve denizler âlemi ise denizler kadar derin, okyanuslar kadar geniş kitapları ve manaları içine alan başka bir sayfa. İnsan bu kitapta bir sayfa, belki de bir nokta. Ancak öyle bir nokta ki insan kalbi o noktada binler âleme açılan hazinelerin anahtarlarını ve şifrelerini ihtiva eden bir kitap.

Şu âlemde hiçbir şeyi gereksiz, vazifesiz, abes, manasız ve başıboş bulamazsınız. Yerdeki karıncadan fezadaki yıldıza, atom altı parçacıktan insan kalbinin maddî ve manevî faaliyetlerine kadar her şeyin bir maksadı, bir gayesi, neden ve niçin sorularına karşı alacağımız binlerce cevabı mutlaka vardır. Evet, şu âlemde her şeyin binler hikmeti vardır. Çünkü bu âlem, Âlemlerin Rabbinin hikmetle yazılmış misilsiz ve benzersiz bir kitabıdır. O Hakîm’dir, sonsuz hikmet sahibidir. Şu koca âlemi hikmet-i ezeliye ile hiçten ve yoktan yaratmış, her bir sayfasını zerreleri adedince hikmetlerle ve bedî san’atlarla tezyin etmiştir.

Sözler’de bu nizam ve intizama şöyle dikkat çekilir: “Sinek kanadından tut, tâ semavat kandillerine kadar öyle bir nizam var ki; akıl onun karşısında hayretinden ve istihsanından ‘Sübhanallah, Mâşâallah, bârekâllah’ der, secde eder.” İşte gerçek ilim, gerçek fen ve gerçek hikmet Rabbini isimleriyle tanıyarak secde etmektir.

Yunus Emre “Bir sinek kanadın kırk kağnıya yükledim, yarısı yerde yazılı kaldı” demiştir. Kağnılara sığmayan; binler hikmet ile tezyin edilen ve dokunan İlâhî san’atlar, en ince detaya hikmetle nüfuz eden lâtif kudret, mazi, hâl ve müstakbele fasılasız hükmeden tecelliyât-ı esmadır.

Bu kâinattaki bütün tekvinî âyetler nasıl böyle mu’cizelerle ve hikmetle doluysa kâinatın tercüme-i ezeliyesi olan Kur’ân-ı Hakîmin âyetleri de ciltler dolusu manayı ihtiva eden nuranî kelimelerdir. Hz. Ali (ra) der: “İsteseydim Fatiha’nın tefsirine dair yetmiş deve yükü eser yazardım.” Bu sözün hakikatını anlamak için İşârâtü’l-İ’câz’a bakmak yeterlidir.

Hikmetle yazılmış bir kitap, hikmetle yapılan bir iş ya da hikmetle söylenen bir söz ancak hikmetle anlaşılabilir. Malûm, şu koca kâinattaki muazzam hikmetleri en çok merak eden, araştıran, anlayan ve istifade eden canlı eşref-i mahlûkat olan insandır. Cenâb-ı Hak insanı ahsen-i takvimde yaratmış, her bir uzuv ve duygusunu binler hikmet ve san’atla tezyin edip süslemiş ve onu kâinattaki hikmete dâhil ederek uzuv ve duygularının kapasite ve genişliğini kâinat kadar hatta öbür âlemlere uzanacak kadar genişletmiştir.

Hikmet bu kadar mühimdir, bu kadar hayatîdir, ancak hikmeti elde etmek herkese nasip ve kısmet olmaz. 

Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Hakîm’de ferman eder: “O, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse doğrusu, büyük bir hayra mazhar olmuştur.”

Neden hikmet?

Elinize aldığınız küçük bir meyve neden binlerce hikmetle doludur? Çünkü biz, o meyve içine binlerce san’at ile hassas mizanlarla depolanmış ecza ve gıdaya ihtiyaç duyan birer canlıyız. Âlemlerin Rabbi dağlardan, bağlardan, yerden ve gökten ihtiyacımızı süzerek bir meyveye hikmetle sığdırmış ve bize takdim ediyor. Meyvenin tezyininden cazibesine kadar kalb ve akla hitab eden ve san’atkârının kudret ve azametini, Esma-i Hüsnasını gösteren hususlar da aynı şekilde o kadar çoktur ki o küçücük meyvede zerre kadar boşluk yoktur.

Kur’ân-ı Kerîm de aynı şekilde… Kıyamete kadar devam edecek olan her yaş; meslek ve meşrepten ins ve cinnin nihayetsiz ihtiyaç ve taleplerine cevap verecek ve iki cihan saadetini sağlayacak hükümlere sahip tek bir kitaptır. Ancak binler kitabı ihtiva eder. Şu keşmekeş ve dağdağalı dünyada bir çıkış yolu bulabilmek için Hz. Ali’nin (ra) bahsettiği “yetmiş deve yükü” kitaplara ihtiyacımız var, fakat imkân ve zamanımız yok. Ancak her insanın Fatiha’yı ya da onun hakikatını hazmettiren hakiki Kur’ân tefsirini okumaya her zaman imkânı ve zamanı vardır. İşaratü’l-İ’câz’da izah edildiği gibi kalb, ruh ve aklın gıdaları, kurtuluş reçeteleri emir ve nehiyler her bir harfine kadar hassas bir şekilde yerleştirilmiştir.

Yine aynı şekilde Cenâb-ı Hak, kâinatın yaratılış sebebinden en derin hakikatlerine kadar binler manayı insanda; insanlığı da Hatemü’l-Enbiya Hz. Muhammed’de (asm) özetlemiştir. Beşerin saadet anahtarlarını onun Sünnet-i Seniyyesindeki ahval, akval ve ef’âline derc etmiştir. 

Nitekim Bediüzzaman Hazretleri Lem’alar’da şöyle der: “Evet şeriat-ı Muhammediye ve Sünnet-i Ahmediyede hiçbir mes’ele yoktur ki, müteaddit hikmetleri bulunmasın.” 

Bilindiği gibi hakîm hikmet sahibi demek… Hakem de aynı kökten geliyor ve adalet ve hikmetle hükmeden, hakkı batıldan ayıran ve dengeyi muhafaza eden demek. Cenâb-ı Hakk’ın Hakem ismi o kadar mühimdir ve kâinatta o kadar muazzam bir tecelliye sahiptir ki Otuzuncu Lem’a’da izah edildiği gibi İsm-i Azam’dan kabul edilmiştir. Evet, şu muazzam âlemde sel gibi akan kuvvetler ve sebeplere rağmen “zerrelerden yıldızlara, sinekten gergedana, melekten semeğe” kadar her şey hassas ve dakik bir adalet ve ölçü içinde dengededir. Cenâb-ı Hakk’ın Hakem ismi mutlak bir kudret ve rububiyetle fasılasız hükmetmektedir ki bu âlem yaşanır haldedir.

Malûm farklı zamanlarda felsefe yerine hikmet de kullanılmış. Eski çağlardan beri hatta ilk insandan itibaren hikmet hep revaçta olmuştur. Çünkü insanı diğer mahlûkattan ayıran en önemli hususlardan birisi hikmettir. Yani neden, niçin ve nasıl sorularını sormasıdır. İşaratü’l-İ’câz’da izah edildiği gibi hikmet ve felsefenin çağlar boyunca sorup yeterli cevabı alamadığı; insanlığa “Necisin, nereden gelip nereye gidiyorsun?” sorusunu insanlığın reisi ve medar-ı iftiharı Peygamberimiz (asm) Kur’ân-ı Kerîm ile cevaplamıştır.

Evet, insanlıkta her zaman hikmet revaçta olmuştur ve Cenâb-ı Hak onlara hikmet sahibi peygamberler ve hikmetli kitap ve suhuflar göndermiştir. Ancak bütün zamanlar içinde hikmetin en geçerli olduğu dönem Muhammed (asm) ümmetinin yaşadığı dönemdir. Bu sebeple Cenâb-ı Hakk’ın Hakîm ismi Kur’ân-ı Kerîm’de azam mertebede tecelli etmiştir ve Kur’ân-ı Hakîm ismi büyük bir liyakatla ona verilmiştir. Peygamberimiz (asm) de aynı şekilde.

İslâm ümmeti içinde de hikmetin en çok revaçta olduğu; ilim ve fennin zirveye çıktığı, her şeyin neden ve niçinlerinin yani hikmetinin sorgulandığı, araştırıldığı ve tahkik edildiği dönem ise yaşadığımız ahirzamandır. Tefsirler arasında Risale-i Nur da aynı şekilde Kur’ân-ı Hakîm’in hikmetine mazhariyette en parlak ayinedir. İnsanlığın ve fenlerin aciz kaldığı konularda hikmet hazineleri keşfetmiştir. Zamanın fen ve felsefesinin sorduğu bütün soruları Kur’ân-ı Kerîm’den aldığı hakikatlerle cevaplamış, insanları hak ve hakikate hikmetle davet etmiş, akıl ve kalblerine beraber hitap etmiştir. Hizmet tarzıyla da Nahl Sûresindeki “Rabbinin yoluna hikmetle çağır” fermanına hakkıyla mazhar olmuştur.

Risale-i Nur’un Rahim ve Hakîm isimlerine mazhariyeti ve bu prensipleri esas tutması, Hakem ismiyle başta ittihad-ı İslâm olmak üzere beşer tabakaları arasında adaleti ve dengeyi hâkim kılarak maddî-manevî anarşiyi izale edip sulh ve sükûnu sağlayacak olması da mühim müjdelerdendir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir