Filistin ve İslâm dünyası
Filistin hem İslâm dünyasının hem de insanlığın kanayan bir yarası.
Yıllar önce Filistin kökenli genç bir mühendisle bir projede bir hafta kadar beraber çalışmıştık. Mesleğinde iyiydi. İyi bir eğitim almıştı. Amerika’da yaşıyordu.
Çalışma şartlarından bahsederken “en fazla bir sene daha çalışıp sabit bir işe gireceğim” demişti. “Bir hafta Türkiye, bir hafta Malezya bir hafta Arjantin şeklinde geziyorum” demişti. “İlk yıllar zevkli gelmişti, ancak şimdi zor geliyor” diye ilâve etmişti. Kendisine “siz Filistinlisiniz sabırlı ve metanetli insanlarsınız” demiştik. Tebessüm etmişti.
“On altı yaşında Filistin’i terk edip ailecek ABD’ye yerleştik” demişti. “Beş-altı yaşlarında iken hatırlıyorum. Evimizin önünde göz alabildiğine uzanan zeytin bahçelerimiz vardı. İsrail devleti her birkaç senede, bir parçasına el koydu. Biz Filistin’i terk ederken geride fazla bir şeyimiz kalmadı” demişti.
Kendisi ile karşılaştığımda Arafat’ın seksenli yıllarda Batılı bir dergiye verdiği mülâkat hatırıma gelmişti. Şarklı bakış açısına mesafeli duran gazeteciye “Şu anda Batı üniversitelerinde eğitim gören kırk bin Filistinli talebe var! İlerisi için ümitliyim.” demişti.
“Bizde meşhurdur” demişti. “Bize bir Selâhaddin Eyyubî gerekiyor” diyerek izah etmişti. Ben de “belki de modern bir Selâhaddin Eyyubî demek daha doğru olacaktır” demiştim.
Şehirlerin ya da memleketlerin savaşla fethedildiği veya kurtarıldığı dönemler artık çok gerilerde kaldı. Müslümanlar için bu hakikat daha da net.
Yeni Selâhaddin Eyyubîler o zamanda olduğu gibi şimdi de zamana, zemine ve imkânlara daha çok dikkat etmek zorundalar. Belki de çözümleri sadece liderlerden beklemek önemli hatalardan birisi.
Hakikatte Selâhaddin Eyyubî demek bir ekip ve şûrâ demekti. Selçuklu sarayından bölgede ağırlıklı olan Gazali’nin temellerini attığı medreselere kadar güçlü ve istikrarlı bir maarif ve eğitim tabanı mevcuttu.
Selâhaddin Eyyubî, Şiilerin hâkim olduğu dönemde vazife yaptığı Mısır’da, ıslâhat metodunu seçerek savaşsız ve ihtilâlsiz bir şekilde ilmî faaliyetlerle yönetimi değiştirmesi dikkat çekicidir. Mısır ile Suriye’yi birleştirmesi Kudüs ve İslâm birliğine giden yolda önemli bir merhale olmuştur. Selâhaddin Eyyubî ile birlikte Ezher Üniversitesi de büyük vazifeler icra etmiştir.
Kudüs’ün fethi öncesi ve sonrasında yaptığı savaşlarda, anlaşmalarda ve uygulamalarda da adalete son derece dikkat etmesi Hıristiyan ve Musevilerin de haklarına riayet etmesi bütün Avrupa’da kendisine olan itimadı arttırmıştır. Radikallerin, “kazandığımız savaşta düşmana büyük tavizler veriyoruz” suçlamalarını büyük bir sabır ve sebatla göğüslemiştir.
Takip ettiği siyaset ve idare tarzı Avrupa’daki savaş lobisinin gerekçelerini elinden almış ve yeni bir haçlı seferi yapılamamıştır.
Günümüze geldiğimizde çoluğuyla-çocuğuyla kadınıyla erkeğiyle her bir Filistinli tek başına bir Selâhaddin!
Ancak yöneticiler, bazı gruplar ve metotları için aynı şeyleri söylemek zor.
Vaktiyle Arafat’ın “ümitliyim” dediği kırk bin talebe şimdi belki de iki yüz bin kişi… Ancak modern bir Ezher ve modern Nizamiye Medreseleri gerekiyor.
Tıpkı Bediüzzaman Said Nursî’nin ideallerinden olan Medresetüzzehra gibi… Haklı iken haksız duruma düşüren terör suçlamalarından da kurtulmak gerekiyor.
Filistin’in İslâm dünyasına ihtiyacında şüphe yok. Ancak eğitimden demokrasiye kadar kendi problemlerini çözmüş bir İslâm dünyası çözüm olabilir.
İsrail’in hak ihlâllerine müeyyide uygulayabilecek cesaret, fedakârlık ve feragat gerekiyor. Tedbirler inandırıcı olmalı ve hem İslâm dünyası, hem de bütün dünyadan özellikle Batıdan destek görmeli. Bunun için de İslâm dünyasında insan hakları, hürriyet, hak-hukuk, adalet ve demokrasi gerekiyor.