Azamet ve kibriya neden lüzumlu bir perdedir?

Azamet ve kibriya neden lüzumlu bir perdedir? Akıl ile ihata ve kalb ile görmeye mani ve tam marifete neden sed çeker? Ve neden marifette ve imanın inkişafında hadsiz mertebelerin bulunmasına sebeptir? Ve neden marifetullahta terakki ettirmeye cazibedar bir ihticab-ı kudsîdir, Yoksa, hiçbir cihetle inkâr ve nefye sebep olamaz mı? Azamet bir vesile-i ihticab olduğu gibi, azametten neş’et eden ve azametin bir nevi ünvanı ve diğer bir sureti olan şiddetü’z-zuhur dahi bir vesile-i ihtifâ ve ihticab olması nasıl izah edilebilir?

Azamet ve kibriya Cenabı hakkın zatına; sebepler ise azamet ve kibriyaya mı perdedir? Materyalistler bu perdeye mi takılıyor? Bir mümin için azamet ve kibriya ne ifade eder?

Cevap

Bu dünya hikmet dünyasıdır. Hayır esas olmakla birlikte binler hikmete binaen şerler de yaratılmıştır. Bunların hakiki hikmetini anlamayanlar için perdeler halk edilmiştir. Böylece şikayet okları o perdelere atılır. Mesnevi-i Nuriye’de izah edildiği gibi hastalıklar ve Azrail bir perdedir: “Ey daire-i esbabdan zuhur eden işleri, hâdiseleri esbaba isnad eden gafil, cahil! Mal sahibi zannettiğin esbab, mal sahibi değillerdir. Asıl mal sahibi, onların arkasında iş gören kudret-i ezeliyedir. Onlar, ancak o kudretten gelen hakikî tesirleri ilân ve neşretmekle muvazzaftırlar.

Demek daire-i esbab, hükûmetin kalem dairesi hükmündedir ki, yukarıdan gelen emirlerin tebligatı o daireden yapılıyor. Çünki izzet ve azamet perdeyi iktiza eder; tevhid ve celal dahi şirketi reddeder, tesiri esbaba vermiyor.” Mesnevi-i Nuriye ( 10 )

Sebepler perde olduğu gibi Cenab-ı Hakk’ın azamet ve kibriyası da bir perdedir. Çünkü şiddet-i zuhur da görmeye manidir. Mesela çok yakındaki aşırı ışık görmeye manidir.

“Yoksa o şahsiyet, o ehadiyet, o sîma, o taayyünün cilvesi inbisat ederek kâinat nisbetinde genişlenir, dağılır, gizlenir. Ancak çok büyük ve ihatalı, kalbî gözlere görünür. Çünki azamet ve kibriya perde olur, herkesin kalbi göremez. Hem o cüz’î zîhayatlarda pek zahir bir surette anlaşılır ki; onun Sâni’i, onu görür, bilir, dinler, istediği gibi yapar. Âdeta o zîhayatın masnuiyeti arkasında muktedir, muhtar, işitici, bilici, görücü bir zâtın manevî bir teşahhusu, bir taayyünü imana görünür. Ve bilhâssa zîhayattan insanın mahlukıyeti arkasında gayet aşikâr bir tarzda o manevî teşahhus, o kudsî taayyün sırr-ı tevhid ile, imanla müşahede olunur. Çünki o teşahhus-u ehadiyetin esasları olan ilim ve kudret ve hayat ve sem’ ve basar gibi manaların hem nümuneleri insanda var; o nümuneler ile onlara işaret eder. Çünki meselâ, gözü veren zât, hem gözü görür, hem ince bir mana olan gözün gördüğünü görür, sonra verir. Evet, senin gözüne bir gözlük yapan gözlükçü usta, göze gözlüğün yakıştığını görür, sonra yapar. Hem kulağı veren zât, elbette o kulağın işittiklerini işitir, sonra yapar, verir. Sair sıfatlar buna kıyas edilsin.” Şualar ( 10 )

Buradan da anlaşılacağı gibi akıl ve kalb kâinat kadar geniş bir tecelliyi anlamakta zorluk çeker. Ancak belirli bir terakkiden sonra “çok büyük ve ihatalı, kalbî gözlere görünür”. Mesela bir karınca küçüklüğü ve istidatlarının kısalığı sebebiyle bir devletin mülki ve askeri büyüklüğünü idrak edemez, kavrayamaz. Ancak terakki eden Hz. Süleyman’ın karıncası bir nebze anlar.

Ayrıca Şualar ve Cevşen’de geçen “Azamet izarım, Kibriya ridamdır” hadis-i kudsi’de ifade edildiği gibi Cenab-ı Hak hakkındaki her şey azamet ve Kibriya perdesi arkasındadır.
Bahsettiğiniz gibi bazıları perdelere takılıyor. Zaten hikmetlerden birisi de gafil ve cahilleri diğerlerinden ayırmaktır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir