Üç Üniversite
Genç adam heyecan ve hayranlıkla izlediği konuşmacının yanına kalabalıktan fırsat bularak yaklaşır, “Ben de sizin gibi kültürlü olmak istiyorum” der. “Ne yapmam gerekiyor, nasıl bir yol izlemeliyim?” Konuşmacı cevaplar: “Üç üniversite bitirmek gerekiyor” der.
Aradan yıllar geçer, tekrar karşılaşırlar. “Tavsiyeniz üzere ‘üç üniversite bitirdim’” der, “Şimdi artık kültürlü sayılabilirim.” Adam muhatabını hatırlamaya çalışarak tepeden tırnağa süzer ve der: “Galiba tam anlatamamışım, üniversitelerin hepsini sen bitirmeyecektin. Birisini deden, diğerini baban, üçüncüsünü de sen” der.
Hikâye belki de mübalağalı gözükebilir, ancak eğitimde ve terbiyede, hazmedilmiş bilgi, bilginin yaşantıya aktarılması ve devamlılık gerçekten çok önemlidir. Her şey de hemen bir nesilde kolaylıkla öğrenilemez. Küçük yaşta ailede öğrenilenler büyük bir tesire ve kalıcılığa sahiptir. Üniversite kürsülerinde yüzlerce talebe arasında veya ciltler dolusu kitaplar arasında ancak alınan bir ders; sofrada, çayda, aile sohbetinde, hayat mektebinde uygulamalı olarak bazen bir iki dakikada alınabiliyor. Ya da başka yerde alınan bir ders, orada pekiştirilerek kalıcı hâle gelebiliyor.
Gerçekte hikâyedeki üç üniversitenin sırlarından birisi de, okullarda harcanan yedi-sekiz saatlik zamanın hiç bir zaman yeterli olmamasıdır. Okulda öğrenilenler uygulama, sohbet, meşguliyet, idealler ve hobi tarzında evde ve çevrede devam etmelidir. Talebeler için ders çalışma metodu olarak hep denilir ya, okulda öğrenilenler evde kısa da olsa aynı gün içerisinde mutlaka gözden geçirilmelidir. Aksi takdirde kısa zamanda hepsi unutulur.
Bilindiği gibi Sahabîlerin Kur’ân-ı Kerîm’in hakikatlarını iyi anlamalarındaki sırlardan birisi de; evlerini, Mescid-i Nebevî’nin birer şubesi haline getirmeleriydi. Nazil olan âyetleri, Peygamberimizin (asm) yaptığı izahları ve sohbetleri hemen aynı gün arkadaşlarıyla ve hane halkıyla paylaşmaları ve ayetleri birlikte ezberlemeye çalışmalarıyla Medine’yi muazzam bir üniversite ve medrese haline getirmişlerdi. Medine sokaklarını akşam dolaşanlar kulak kesildiklerinde her bir haneden, bir sahabenin ifadesiyle sanki arı kovanındaki vızıltı gibi Kur’ân sesleri ve ders faaliyetlerini duyarlardı.
Evlerin ve hanelerin bir medrese ve bir mekteb haline gelmesi Cenab-ı Hakk’ın büyük bir nimetidir, ihsanıdır. Neslin hidayette devamlılığıyla hanedan da aynı şekilde medrese haline geldiyse daha büyük bir nimettir. Cenab-ı Hak, Yusuf Suresinde, Hazret-i Yusuf (as) ve ecdadına verdiği nimetleri zikreder. Yirmi Beşinci Söz’de bu nimetler şöyle izah edilir: “Sizi bütün insanlar içinde makam-ı nübüvvetle serfiraz, bütün silsile-i enbiyayı, silsilenize rabtedip, silsilenizi nev’-i beşer içinde bütün silsilenin serdarı; hanedanınızı ulûm-u İlâhiye ve hikmet-i Rabbaniyeye bir hücre-i talim ve hidayet sûretinde getirip o ilim ve hikmetle dünyanın saadetkârane saltanatını, âhiretin saadet-i ebediyesiyle sizde birleştirmek, seni ilim ve hikmetle Mısır’a hem aziz bir reis, hem âlî bir nebi, hem hakîm bir mürşid etmek olan nimet-i İlâhiyeyi zikr ve ta’dad edip; ilim ve hikmet ile onu, âbâ ve ecdadını mümtaz ettiğini zikrediyor.”
Hz. İbrahim’in (as) Kur’ân-ı Kerîm’de de geçen “Ya Rab neslimi namaz kılanlardan eyle!” duası iki silsile şeklinde tezahür etmiştir. Birisi Hz. İsmail (as) ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (asm), diğeri ise Hz. İshak (as) ve Yakuboğulları şeklinde iki nuranî silsile… Yukarıda iktibas ettiğimiz kısımda Hz. Yusuf’a (as) verilen nimetler içerisinde, bu silsileye dâhil edilmek veya raptedilmek en büyük nimetlerden birisi olarak sayılıyor. Hanedanın bir “hücre-i talim” şekline getirilmesi, yani nesiller boyu devam eden bir ilim ve eğitim yuvası, mübarek ve mukaddes bir sınıf ve dershane haline getirilmesi büyük bir nimet olarak hatırlatılıyor.
Hz. Yusuf (as) bir medresede ve üniversitede doğdu diyebiliriz. Küçük yaşta gördüğü rüya ve babasının “Bunu kardeşlerine anlatma!” ikazı ile sadık bir rüya olduğunu anladı. Karşılaştığı zorluklara tahammülü, sabrı ve Cenab-ı Hakk’a iman ve sadakatında aile medresesinde aldığı dersin payı çok büyüktür. Hz. Yusuf (as) medreseye, ilim ve hikmete hiç bir zaman ara vermedi. Haksız olarak atıldığı zindanda da vazifesine devam etti. Ancak öyle bir zaman geldi ki yeni nesiller nimetin kıymetini bilemeyip nurani silsileden çıktılar. “Zillet ve meskenet” tokadını yediler. Şüphesiz kimsenin garantisi yok. Kişi kendi vazifesini yapmadıktan sonra ecdadı peygamber de olsa kurtulamıyor. Nitekim Peygamberimiz (asm) sevgili kızına, ibadetteki hassasiyetine rağmen: “Ey Fatıma! Peygamber kızı da olsan, namazlarını kılmadıkça cennete giremezsin” ikazı meşhurdur.
Malum ikinci nuranî silsile Peygamberimiz (asm) ile devam etti. Onun takipçileri olan evliya ve Âl-i Beyt nuranî bir mekteptir. Medrese ve mekteb şekline giren Medine ve Suffa Ashabı on dört asırdır devam eden camiler, mescidler ve medreseler olarak kesintilere rağmen devam etti.
Günümüze gelecek olursak… Şüphesiz üniversite ve medrese önemli, ancak müfredat ve okunacak ders daha da önemli. Bediüzzaman Hazretleri Hz. Yusuf (as) misâli, rüyasını yorumlayarak büyük bir infilak olacak, Kur’ân’ın etrafındaki surlar yıkılacak, Kur’ân icazıyla kendisini müdafaa edecek diyerek Risale-i Nur Külliyatı’nı telif ve neşre başladı. Birinci Dünya Harbi’nde bile ilmî faaliyetine ara vermedi. “Üç üniversite”nin müfredatını ve ders notlarını kaleme aldı. Nesiller boyunca okunacak, müzakere edilecek, tefekkür edilecek ve tatbik edilecek Kur’ân hakikatlarını bizlere miras bıraktı. Bilindiği gibi Bediüzzaman Hazretleri hapishanelere Medrese-i Yusufiye adını vermişti. Orayı da bir medrese, üniversite ve ders kürsüsü yaptı.
Şüphesiz fertlerin nesebî olarak önceki nesillere yapabileceği bir şey yok… Ancak kendimiz, ailemiz ve bizden sonrakilere “üç üniversite” için yapacak çok şey var. İman ve hakikat derslerini aksatmamak ve Medresetü’z-Zehra’nın küçük bir şubesini evde açmak çok şeyi telafi edecektir. Bugün Risale-i Nur talebeleri kimisi nesebi, kimisi de camia olarak üç-dört üniversiteyi bitirdi. Daha parlak bir gelecek inşaallah bizleri bekliyor.